Yüreğim dışsallıktan içselliğime çekilmişti birden;özlemlerin hüzünlerle sonbahardaki ağacların  yaprakları gibi ağır ağır örttüğü kupkuru topraklar gibi, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve (hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi) dediği zamanlarda bekledim seni; yüregimin zinçirlerine bakıp gözlerimi kapadım… Düşündüm düşünürken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin arabesk geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım…

Efet biliyordum, Biliyordum kelimelerin kafiyeleştiği bir cümle bir kelime kuramamanın tarifi imkansız acılarını… Arınmış bir cümle kurar gibi sefmeleri… Seferken sözlük kullanıyordum hala… Ama, seni seviyordum… Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana… Sana yaklaşamıyordum Yasaklamıştın adeta… Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, fe korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey… Küçük bir ateş. Küpküçücük bir ateştin sen…
Sönmekten kül olmaktan korkan bir ateş… Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş… Sefginin mecali kalmamıştı… Sessizce sokuldum yanına… Acıyla irkildin… Gülümsedim… Gülümsememe anlam veremedin elbette… Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri… Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancıydım…

 Mazimden söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan… Bir gün otururuz sanal alemin gerçek odasında, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika… Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam… Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine şarap koyarız sen dilersen… Sonra da sen anlatırsın: Sefdiğin filmleri, sefdiğin parçaları, sefdiğin canlıları, sefdiğin… hep sefdiğin şeylerden konu açarız…

 Ben sıkılmam… Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim… Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini… Bir insan, bir insanı sıkamaz… Bir insan canı isterse sıkılır… Hacimler açarım sana yüreğimde, dolman için, oraya akman için… yüreğini açarsın bana; çağlayarak gelirim… Endişelenmenin gereksiz mazindekilerle beni karşılaştırmamanın gereksiz olduğunu anlatırım sana..…

Aradığım anlayamadığım bazı sorulara cefap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu… Soruyu sorular halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün yüregimin temiz sayfasına sen…  Aklıma yayıldın aniden…
Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Hemde ulu orta bir yerde… Bir başkasının içseliğini dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu… Hayır! Melankoli arabesk diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba… Her insanın hüzünlenme denemeleri aslında bu…. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,içselliğimin girdapları içerisinde fırtınalarla dans etmelerimden…

  Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme durumuna… İnadıma öfkeleniyorsun…

 Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaverelerle kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede ömrümmm? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Duuur, duur bağırma…

 Bunlar da geçecek şüphesiz…Bunlarda unutulacak… Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki… bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından yalnızlıklar hulyasında renklerın siyahla gri tona dönuşmesine korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki BE ÖMRÜMMMmmm…  

 BEN SENDE ARDI ARKASI KESİLMEYEN BİR KORKU SEFDİM ÖMRÜÜÜÜÜÜÜÜMMM…. 

            ARmaDA