
insan iki varlıktan meydana gelmiştir: Ruh ve beden… Ruh göklere mensuptur, ulvidir; beden toprağa mensuptur, süflidir. Hak Teala (C.C) ulvi varlıkla süfli varlığı birleştirip varlıkların en mütekamili (en mükemmeli) olan insanı meydana getirmiştir. Onu “en güzel bir surette yaratıp” diğer yaratıkları onun emrine müsahhar kılmıştır.
Dünya hayatı, insan ruhunun olgunlaşması için bir imtihan devresidir. ” O, öyle bir yaratıcıdır ki, hanginizin amel bakımından daha iyi olduğunuzu denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” Dünyaya gelişimizden asıl maksat, Allahü Teala’yı (C.C) bilmek, O’nun buyruklarına uymaktır.
Ama maalesef insanlarımız çeşitli hayat şartları altında kalabiliyor ve yaş ilerledikçe muhtelif gaileler, ruh alemimizle daha derin iç varlığımız arasına perde olabiliyor. Hal böyle oluncada yaratılışımızdaki asıl gaye unutuluyor, dünyaya daldıkça dalıyoruz:((
Halbuki asıl hayat, bu dünya devresinden sonra başlıyacaktır. Ebedi huzura kavuşabilmek için insanın, kendisine “Arz edilen ruh emanetini” kirletmemesi, kendinde bulunan bu gizli hazineyi bulup, onun kabiliyetlerinin gelişmesine ve olgunlaşmasına çalışması lazımdır. Yani Yaratıcısını tanıyıp, tekrar O’na kavuşmak aşkıyle yanıp pişmelidir. Mevlana Hz.leri’nin deyişiyle: ” Aslından uzak düşen insan, tekrar ona kavuşma zamanını arar.” Aksi takdirde ruh, öteki alemde hicapta kalıp çeşitli azaplara düçar olacaktır. Bunun içindir ki her dinde ibadet ve taat emredilmiştir. İbadetten maksat, ruhu maddenin tesirinden kurtarmak, güzel huylarla bezeyip nefse hakim kılmaktır. İnsan, ruhunun emrine uydukça ulvidir; ruh bedenin emrine girerse süflileşir. Ruh, zarif ve iyi duygularla dolu ise o insan melekleşmiş, hatta melekleri de aşmıştır. Kalb kötü hislerin barınağı ise o insan hayvandan aşağıya düşmüş, Cehennemin çukuruna yuvarlanmıştır, Allah muhafaza:((
İbadet; duyarak, kalbini, bütün varlığını Allah’a vererek huşu ile Allah’ın huzurunda durmak, O’nu her an anmaktır. Çünki zikir sevgiyi, sevgi de aşkı celbedecektir. Böylesi bir aşk ise insan ruhunu temizleyecek, kötü hisleri silip süpürecek ve ruhu göklere yükseltecektir. Dostlar aşk bir nehirdir; nehir, aktığı yerde nasıl ki çörçöp bırakmıyor ise bir kalbden Aşk-ı İlahi geçerse de o kalbde fena duygudan eser kalmayacaktır.
Büyük Allah’ımız (C.C), gerçek mü’minleri şöyle vasfediyor: ” O mü’minler ki Allah anıldığı vakit kalbleri korkarak titrer. Onlara Allah’ın ayetleri okununca imanlarını artırır ve Rablarına tevekkül ederler. İşte gerçekten mü’minler onlardır. Onlar için Rabları katında dereceler, bağış ve güzel rızık vardır.”
Evet Sevgili Dostlar, Allah Kelamı, Sevgili Peygamber Efendimiz’in sözleri anıldığı vakit gerçek mü’minlerin yürekleri aşkla kaynar, gözleri nemlenir, füyuzat-i ilahiyye ruhlarını sarar, imanları kuvvet bulur. Bu raddeye gelen mutlu insanların gözleri uyusa da kalbleri uyumaz, dilleri dursa da kalbleri (ALLAH) diye çarpar.
Dostlar daha önceki yazımızda “Hikmetin başı Allah korkusudur” demiştik. Burada korkuyu tekrar farklı açıdan ele almak gerekirse iki türlü korku olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Cennet arzusu ve Cehennem azabından doğan korku… Dostlar bu korku, insanı arzu ettiğine kavuşturur. Bunun üstünde bir korku daha vardır ki o da bir karşılık beklemeden sadece Allah’ın rızasını kazanabilmek düşüncesinden doğan sevgi ile karışık korkudur. Tam bu noktada Rabiatü’l Adeviye (R.A) nın Rabbine yakaraşını sizlerle paylaşmadan geçemiycem: ” Rabbim, eğer sana,Cennet sevdasıyla ibadet ediyorsam, beni Cennetinden mahrum et. Eğer Cehennem korkusuyla kulluk ediyorsam, beni Cehennemine at. Fakat sana, senin için, sırf senin rızanı kazanmak için ibadet ediyorsam, bunu da lütfen benden kabul et.”
Gönül çağlayanı Yunusumuz da aynı dilektedir:
Cennet Cennet dedikleri
Üç beş köşkle, üç beş huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni…
Dostlar bir de başkaları uğruna, kendini feda etme büyüklüğünü gösterenler vardır ki bunların duası insanı bencilliğinden utandırır. Mesela Hz Ebubekir (R.A): ” Ya Rabbi… Vücudumu büyüt, büyüt, büyüt ve Cehennemine koy. Orayı sadece ben doldurayım. Bütün kulların Cennetine gitsin.”
İşte gerçek mü’minin vasıfları… İnsanı bu mertebeye ancak huzurla yapılan ibadet çıkartır. Sevmek, bağlanmak… Sevgili Peygamber Efendimiz (S.A.V): ” Ya Ömer, beni nefsinden fazla sevmedikçe imanın kemale ermez.” buyurmuşlardır. Mal, mülk, hasılı bütün ilgimizi Allah uğruna feda etmedikçe sanırım olgunlaşamıycaz:((
Sevgili dostlar maksadımız inşaallah “İğne gibi cihanın cümle varından geçip” varlığı Allah aşkında eritmek olsun ki işte o zaman insanlık sıfatı bizde tecelli etsin. Sevgiler Kere Sevgiler…
(Sempatik)